NAKİB-UL EŞRAF
Yazan: Latif UNAL
Yıldırım Bayezid Han biraz tutuk ve düşüncelidir.
Çandarlı Ali Paşa cesaretini toplayıp “Hayrola sultanım sizi üzen bir şey mi var?” der.
Padisah: Yok Pasa yok da bilirsin devlet işleri karışıktır, biraz can sıkar.
Zaman zaman celallendiğimiz oluyor, sesimiz yükseliyor.
Bilinir mi emrimiz altında kimler bulunuyor? Bazen düşünüyorum da, ya bunlardan biri Allah’ın sevgili kuluysa?
Candarli: Elbette hazineye malik viraneler vardır; ama bunu bilmek ne mümkün ?
Kalbini yaracak değilsiniz ya Sultanim?
Padisah: Peki, ya yüzü suyu hürmetine kâinatın yaratıldığı Hz.Peygamber’imizin torunlarından birini itibarsız, zahmetli ve kirli işlerde kullanıyorsak?
Ya amirleri o mübareği yoruyor, yıpratıyor, azarlıyorlarsa?
Candarli: Bunu bile bile kimse yapmaz Sultanim.
Padisah: Canım, bilirse yapmaz. Ama nereden bilsin Lala?
Mesela sen, mülk-ü Osmanîde yaşayan seyyidlerin, şeriflerin adlarını, sanlarını, yerlerini, yurtlarını bilir misin?
Candarli: Bazılarını bilirim sultanım.
Padisah: Yani bazılarını da bilmezsin…
Candarli: Şüphesiz Sultanim.
Padisah: Hani derim ki, bir müessese kurulsa, başına bir evlad-ı resûl konulsa.
Doğanlar, ölenler kayıt altına alınsa, şecereleri tutulsa, basit işlerde çalıştırılmasa…
Candarli: Güzel olur sultanım; ancak…
Padisah: Evet ancak?
Candarli: Reis olarak kimi seçmeli?
Padisah: Ona ne ben karışırım ne de sen karış. Git, Emir Sultan’a danış.
O, kimi münasip görürse kabulümüzdür.
ILK NAKIB-UL ESRAF
Çandarlı Ali Paşa, derhal Emir Sultan hazretlerine gider. Büyük velî sanki böyle bir tayini bekliyor gibidir.
Vazifeyi gözde talebelerinden Seyyid Ali Natta’ya verir ki bu mübarek hem ilim sahibi, hem de edebli ve sevimlidir.
Boylece ilk Nakib-ul Esraf olan Seyyid Ali Natta, Bursa’daki İshâkiye Zâviyesi’ne yerleştirilir, adı geçen vakfın idâreciliği de ona verilir.
Seyyid Ali Natta’nın vefâtından sonra vazifeyi yine onun evladı olan Seyyid Zeynelâbidîn’e verirler.
SEYYID ve SERIF
Osmanli kulturunde Hz.Huseyin’in soyundan gelenlere “Seyyid”, Hz.Hasan’in soyundan gelenlere de “Serif” denilirdi. Devlet onlara bir ayricalik, bir imtiyaz tanırdı.
Seyyidler ve Serifler her işte çalışamaz ve evlenirken Nakibü’l-Eşraf’a danışmak zorundaydılar.
Askerlik yapmazlar, vergiden muaf tutulurlardi.
Bazı uyanıklar “biz de Ehl-i Beytt’eniz” dese bile, kimseyi kandirmalari mumkun degildi..
Cunku Seyyid ve Seriflere “Siyadet Hücceti” dağıtılır, elinde hücceti olmayan konuşamazdi.
Bir zaman sonra halk Seyyid ve Serifleri yakinen tanımaya ve “nur nesli”ne sahip çıkmaya baslar.
Halk onları başlarına tâç yapınca artik böyle bir müesseseye lüzum kalmadi.
Ancak teşkilat lağvedilince uzak ülkelerden gelen muhacirler içinden Ehl-i Beyt’ten olduklarını söyleyenler çıkar.
Bunun üzerine, bir diğer Bayezid (İkinci Bâyezîd Han), İstanbul’daki sâdâtın çok hürmet ettikleri Seyyid Mahmûd Efendi’yi saraya çağırır.
O mübareği ayakta karşılar, kahve, gülsuyu ve buhûr ikrâmından sonra, samur erkân kürkü giydirip, berâtını sunarlar.
Seyyid Mahmut Efendi ile Nakibü’l-eşraflık müessesesi tekrar başlar.
NAKIB-UL ESRAF’IN GOREVI
Nakib-ul Esref’in gorevi, Ehl-i Beyt’in [Hz.Peygamber’in soyunun] doğum ve ölüm tarihlerini “Şecere-i Tayyibe” adı verilen deftere geçirmekti..
Sadece kayıtla uğraşmaz, ayni zamanda onları kontrol altında tutarlardi.
Zamanla Nakibü’l-Eşraflar teşrifat ve teşkilatta [protokolde] şanlarına yakışan bir mevkiye çıkarıldılar.
Yeni padişah tahta oturduğunda şeyhülislam, sadrazam, yeniçeriağası, kaptan paşa, kazaskerler, kadılar, müderrisIer, Kırım hanzadesi, saray ağaları, tören libaslarını kuşanır, hazır bulunurlardi.
Lakin, yeni padişahı herkesten önce Nakibü’l-Eşraf kutlardi.
Cülustan sonra, Eyyûb Sultan’a gidilir.
Padişah, Hazret-i Hâlid’in türbesi önünde Efendimiz’in (bazen Hazret-i Ömer’in ve Hazret-i Osman’ın) kılıçlarından birini kuşanırdi ki; bu işi de Nakibü’l-Eşrafın bereketli ellerine bırakırlardi.
Nakibü’l-Eşraflar, Hırka-i Şerif ziyaretlerine, bayram törenlerine, cenaze merasimlerine şeyhülislam, vezirler, kazaskerlerle birlikte katılırlardi.
Mevlüt alaylarında Mahfel-i Hümayun altında yeşil perde ile örtülen hususi bir köşede otururlar.
Pâdişâhlar sefere çıkarken, Nakîb efendi ile birkaç seyyid ya da şerîfi yanlarında götürmeyi çok arzularlardi.
Her Türk sultanı gibi Abdülhamid Han da Ehl-i Beyt’e hürmetkâr davranmis, Nakibü’l-Eşraflar için Yıldız Sarayı’nda bir konak ayırmis ve onlara memur gibi maaş bağlamıştır.
Mustafa ARMAGAN / ZAMAN
Yazı kategorisi: Tarih | Yorum Yok »