DAUSSILA

Arşiv 'DENEMELER' Kategori


SAHILDEKI SOKAK LAMBASI

Yazan: Latif UNAL

Sahil yolunu aydinlatan ve altindaki bank’a gelip oturan nice sevdalilara sirdaslik yapan bir sokak lambasini dusunuyorum.
Yillar ve mevsimler boyu nice insanlar gelip gecse ve nice olaylar gorsede; bir an bile olsa gorevini unutmayan bir sokak lambasini. 

Gun oldu niceleri kalemlerle onun govdesini cizdi ve niceleri bicaklarla kazidi. 
Ne yaman dalgalar onu sarsti ve islatti. 
Zaman zaman yikilma ve kuflenme tehlikeleri atlatsa da; asla yikilmadi ve kuflenmedi. 
Bazen gelip kuflenmesin diye boya ve cila yapanlar olsa da; simdiki boyalar onun ilk boyandigi donemdeki kadar kaliteli olmadigi icin bir turlu ayar tutturamadilar.
Zamanla sahilden uzaklasti ve denizle arasina mesafeler girdi. Cunku sahil molozlar ve taslarla dolduruldu.
Ve atilan copler, naylon siseler ve bos bidonlardan dolayida sahili pis kokular sardi.

Ama onun dili olmadigi icin sesini duyuramadi ve yapilanlarin yanlis oldugunu kimselere anlatamadi.
Ve hala govdesini cizselerde, cizdikleri o kalemleri kirip denize atsalarda veya sevgimizi sonsuza dek yasatacak kalp resmi kaziyoruz derken onun bedenini delik desik etselerde, herseye ragmen o, kendisine yaslanip hayaller kuran asiklari aydinlatmaya devam ediyor, sevgilerine ortak oluyor, anilarini ve sirlarini mukaddes bir emanet gibi sakliyor.
Bazen yagmur yagiyor. Ona carpip gozyasi haline gelen damlalar govdesinden asagi suzulurken, romantizmin etkisindeki gencler baslarini kaldirip onun agladigini bile gormuyor ve kendi dunyalarinda yasiyorlar.
Onlar ufuklara bakip guzel hayaller kurarken, o, cevresi taslarla doldurulup denizden uzaklastirilmis haline, kuflenmeye terkedilen govdesine, kirletilen cevreye ve yikilan hayallerine agliyor, agliyor ve agliyor.


Latif UNAL

Yazı kategorisi: DENEMELER | Yorum Yok »

TEKRARLANAN TARIH

Yazan: Latif UNAL

Osmanli Padisahi III.Selim’in goreve getirdigi Seyhulislam Ataullah Efendi ve Sadaret Kaymakami [Mustesar] Kose Musa, kurulacak yeni ve modern orduyu [Nizam-i Cedid] istemedikleri halde, padisaha yaranmak icin istiyor gibi davraniyorlardi.
Bir taraftanda gizliden gizliye alternatif olarak ellerinde tuttuklari Sehzade Mustafa ile irtibatlarini devam ettiriyorlardi.
Diger taraftan Yeniceriler ise; Avrupai tarzda kurulacak modern yeni orduyu istemiyor, bu yeni orduyla birlikte eski pozisyonlarini kaybedeceklerinden ve bazi haklarinin kisitlanacagindan endise ediyorlardi.
I
s cevreleri de yeni ordunun finansmani icin konulan vergilerden dolayi III.Selim’e karsi cephe almislardi.
Padisah III. Selim ise; yenilikleri yurutecek ve olup bitenleri degerlendirebilecek nitelikli ve guclu bir kadroya sahip degildi.
Boyle bir ortamda Kose Musa, Bogazlardan sorumlu bakan Raif Mahmut Pasa’yi, Rumeli Kavagi’ndaki Yenicerilerin yeni orduya baglanmalarini ve yeni ordunun elbiselerini giymelerini teblig icin gorevlendirdi. [25 Mayis 1807]
Ama  diger taraftanda gizlice ve bir baskasiyla da yenicerilere ‘Yeni Ordunun elbiselerini giyerseniz dinden cikarsiniz, giymezseniz ordudan atilacaksiniz. Belki de olduruleceksiniz!” diye uyararak  ve bu kararinda Padisah tarafindan alindigina dair haber gondererek onlari Padisaha karsi kiskirtti.
Bu haberi alan Yeniceri’ler de “Biz bu elbiseleri giymek istemiyoruz” diyerek ayaklandilar, Raif Mahmut Pasa’yi oldurduler ve Kabakci Mustafa’yi da kendilerine Lider olarak sectiler.
Arkasindan Padisah III. Selim’e Nizam-i Cedid’i kaldirttilar ve daha sonra da Ataullah Efendi’den  fetva alarak onu tahttan indirdiler.
Simdi burada sorulmasi gereken sorular sunlar:
Bu olaylar size tanidik geliyormu  veya bu tip sahislari bir yerlerden taniyormusunuz?
Buraya kadar yazilanlar sadece gecmiste kalmis olaylar ve tarihten bir kesitmi?. 
Veya bu tur olaylar degisik versiyonlarla her donemde tekrar ediyormu? 
Iste bu sorularin cevabini bulmak icin, oncelikle yine bazi sorularla o gunku olaylarla gunumuzun bir karsilastirmasini yapalim.
1-Padisahin en yakininda gorev yaptigi halde el altindan ona ihanet eden ve saray disi cevrelerle irtibat halinde olan Kose Musa’lar gibi; bugunde el altindan bir kisim cevreleri fitneleyen ve gizli irtibatlar kuran siyasiler varmidir?.
2-Yeniliklere karsi cikan ve engellemek icin fetva veren  o gunun Seyhulislamlari gibi,  bugunde hukuk disi isler yapan, hukuk disi islere goz yuman  ve siyasi pozisyon alan hukukcular varmidir?.
3-Menfaatlerimiz elden gidecek endisesiyle Sarayin yaptigi herseye isyan eden ve her turlu provakasyona acik Yeniceriler gibi, bugunde ayni sekilde devamli sokaklara dokulen  burokratlar, akademisyenler, isciler, memurlar ve her turlu devlet gorevlisi varmidir?
4-Olaganustu durumlar icin kenarda yedek olarak bekleyen veya bekletilen Sehzade Mustafa’lar gibi, bugunde olaganustu hallerden meded uman ve hic secim kazanamayan basarisiz siyasetciler varmidir?
5-Ulkenin ilerlemesi icin gerekli yenilik ve gelismelerden ziyade kendi verecekleri vergileri dusunen ve sirf bunun icin Padidah’a muhalefet eden o gunun is cevreleri gibi, bugunde devletle olan butun munasebetlerini sirf kendi cikarlari cercevesinde yuruten is cevreleri varmidir?
Eger ”vardir” diyorsaniz; o zaman butun bu davranislari bugun sergileyen ve devletin zaaflarindan istifade etmeye calisanlar kimlerdir diye sormak ve dusunmek gerekir.
Evet! Onlar, her firsatta gecmisi kotuleyip ”Padisahlik gitti, Cumhuriyet geldi”  diye bayram eden, kotuledikleri donemin cok kotu bir taklidinden oteye gecmeyen cevrelerdir.
Yani 

siyasi, sosyal ve demokratik her turlu reformu engelleyen, sadece kisisel menfaatlerini dusunen, cag disi kalmis materyalist dusuncelerini israrla devam ettiren, universiteleri, iscileri ve memurlari milli menfaatlerin aleyhine orgutleyen, hukumetlere is yaptirmamak icin lazim olan hukuksal fetvalari almayi aliskanlik haline getiren ve bu fetvalari cok rahatlikla verebilecek hukukculari yetistiren cevrelerdir.

Latif UNAL/Nisan 2008

Yazı kategorisi: DENEMELER | Yorum Yok »

EĞİTİM-EKONOMİ-EMPATİ

Yazan: Latif UNAL

Selcuklu ve Osmanli donemlerinde Anadolu’daki kervansaraylarda yolcular; Zengin-Fakir, Hur-Kole, Musluman-Musluman olmayan, Turk -Turk Olmayan gibi bir ayirim yapilmadan uc gun ucretsiz olarak misafir edilirdi..
Eger hasta varsa tedavi edilir ve yoksullarin da ihtiyaclari giderilirdi.
Bu kervansaraylarin masraflari ise; hayirsever halk ve devlet tarafindan karsilanirdi.
Ve bugun “Turk misafirperverligi” denen kavram buradan kalmistir ve Kervansaraylar bu misafirperverlik anlayisinin kurumsallasmis seklidir.
Ama bu ozelligimiz Cumhuriyet’ten ve ozellikle tek partili hayattan itibaren akamete ugradi ve sadece yabancilara karsi Turkiye’yi anlatmaya yarayan turistik bir arguman haline geldi.
Ulusalcilik semsiyesi altinda toplanan bu zihniyet,  “sosyal devlet” yalanlariyla yillarca halkimizi egitimsiz birakip, gizli iktidarlarinin bir figurani olarak kullandilar.
Halkcilik diye diye kendilerini zengin, halki fakir hale getirdiler ve devlet imkanlarini kendileri, kendi yandaslari icin kullandilar.
Yapilan provakasyonlarla toplumu Sagci-Solcu, Alevi-Sunni ve Turk-Kurt diye bolmeye calistilar.

Cunku onlar;
Zenginlik pastasini paylasmamak icin, halkin fakir kalmasini,
Somuru duzenini devam ettirmek icin, halkin cahil kalmasini,
Hep hakem durumunda kalabilmek icin, siyasi ihtilaflarin devamini istiyorlardi  
ve yillarca bunu basariyla uyguladilar.
Halkin “ya devlet basa, ya kuzgun lese” anlayisindan kaynaklanan devlete bagliligini ve samimiyetini istismar ettiler.
Sahte bir demokrasi ve hukuk kilifi gecirilmis siyasi kanunlarla halki devlet yonetiminden uzak tuttular. 
Ve ayni zihniyet bugunde,
belediyelerin;
komur dagitmasindan, burs vermesinden, asevleri kurmasindan, iftar sofralari acmasindan,
isadamlarinin, ozellikle Dogu ve Guneydogu’ya ticari yatirim goturmesinden,
sivil toplum kuruluslarinin buralarda
egitim kurumlari acarak cehaleti ortadan kaldirmaya calismasindan,
gida ve saglik yardimlari yaparak fakirlik ve acilara ortak olmasindan,
kardeslik kopruleri kurarak, siyaset, irk ve mezheb ayriliklarina care aramasindan rahatsizlik duymaktadirlar.
Ama artik zaman degisti ve devir baskalasti. Koprulerin altindan cok sular akti.
Saf gibi gorunen, ama sabir ve basiret sahibi halk uyandi. Artik herseyi goruyor.
Halki sevmedikleri ve hic bir zamanda iyiligini dusunmedikleri halde, yillarca seviyor gibi gorunup kandirmaya calisan bu cevreler, gercek yuzlerini simdi halka hakaret ederek, onun onune yeni yeni engeller cikararak aciga vurmaktadirlar.
Artik iyice anlasilmistir ki; ulkemizin kalkinmasi, gelismesi ve zincirlerini kirmasi icin; benim 3E diye formule ettigim “Egitim, Ekonomi ve Empati” konusuna eskisinden cok daha fazla agirlik vermek gerekmektedir.

Bu acidan Bediuzzaman’in bir toplumun  kalkinmasi icin niye “Cehalet, Zaruret ve Ihtilafa” vurgu yaptigi, niye Dogu’da bir universite kurmak icin cabaladigi bugun cok daha iyi anlasilmaktadir.

Latif UNAL / Nisan 2008

Yazı kategorisi: DENEMELER | Yorum Yok »

BİLEN BİLİYOR, SABRET!

Yazan: Latif UNAL

Sadece özyurdunda değil, heryerde garibsin!
Dostların ihaneti, türlü türlü hesaplar ve dönen dolaplar,
Dünyaya dalışlar ve dünyaya cok fena aldanışlar
Garip garip suçlamalar, niyet okumalar ve iftiralar
Hapisten farksız bir hayat ve sessizce yaşanan gurbetler!
Anlaşılmayan bir beyin ve devamli incitilen bir gönül.
Uykusuz geçen geceler ve kesilmeyen doğum sancıları.
Ey gurbet yolcusu!
Sen düşüncelerinle yalnız, duygularınla yalnız ve hislerinle yalnızsın,
Ama senin gönlünde herkese yetecek kadar yer var, farkındamısın?
Sen devamlı başkalarında yaşadın ve başkaları icin yaşadın.
Bütün hayatın vermekle geçti; gençliğini, sevgini ve enerjini.
Ve seni en önce uğrunda her seyi göze aldığın insanlar vurdular.
Evet! Yalnız ve garib adam! Evet!
Bunlar seni ve senin gibi olan herkesi bekleyen akibet.
Ama herşeyi bilen biliyor, ona sığın, bu da geçer, sabret! 

Latif UNAL /Mart 2008

Yazı kategorisi: DENEMELER | Yorum Yok »

SUFFE ASHABI ve GÜNÜMÜZ

Yazan: Latif UNAL

Tarih boyunca bir kısım insanların diğerlerini beğenmediği ve küçümsediği,
bazılarının kendini dev aynasında ve ayricalikli gördüğu dönemler her zaman olmuştur.
Kendilerini üstun görenler, diğerlerinı devamlı küçümsemış ve hakir gormüşlerdir.
Halbuki onemli olan insanların birbirleri hakkında ne dusundukleri değil, Allah’ın onlar hakkında ne düşündüğüdur.
Fakat inançla hareket edenler bu durumlarda daima Allah’a güvenmiş, O’na yönelmiş ve  bunları aşmasını bilmişlerdir.
Bu kısa girişten sonra konunun daha iyi anlaşılması icin, önce Hz.Peygamber dönemindeki Suffe Ashabına bir göz atmak, günümüzde cereyan eden, ülkemizi ve milletimizi meşgul eden olayları, insanları ve toplulukları bu perspektiften bir kere daha değerlendirmenizi arzu ediyorum.
Suffe Ashabı;dünyada kaçırdıkları fırsatlara üzülmeyen,
tam tersine ahirette kazanacakları mükafatları düşünerek sevinen,
göşteristen uzak ve mütevazi bir hayat yaşayan,
aileye ve dünya malına bel bağlamayan,
dünya işlerinin kendilerini Allah’ı anmaktan alıkoymadığı,
az bulunan aziz insanlardan oluşan,
iyilik ve doğruluğu tercih eden bir topluluktur.  
Bunlar sayıları belli olmayan,
yanlarına gelen misafirlerle coğalan, onlar gidince azalan,
ihtiyaç içinde olmalarina rağmen fedakarliktan asla kaçınmayan,
sahip olduğu herşeyi başkalarıyla paylaşmaktan zevk alan,
maddi sıkıntı icinde olsalar bile bunu hissettirmeyen
ve hiç bir zaman hallerinden şikayet etmeyen insanlardı.
Suffe Ashabı;
kendi dönemlerinin en asil ve şerefli ailelerinin çocukları olmalarına rağmen mescidin yanındaki yatılı bölmede kalır,
orada yer-içer ve vakitlerini devamlı ilim öğrenmekle geçirirlerdi.
Hz.Peygamber akşam yemekleri icin onları iki, üç veya dörderli grublar halinde, hali vakti biraz yerinde olan diğer müslümanların evlerine gönderirdi.
Birgün Hz Peygamber yanlarina gelerek onlara “geceyi nasıl geçirdiniz ve nasıl sabahladınız?” diye sordu:
Onlar da ac ve doğru dürüst bir yiyecekleri olmamasına rağmen “hayır ve güzellik icinde sabahladık” dediler.
Bunun üzerine Hz.Peygamber;
“Öyle bir dönem gelecek ki; bazılarınız zengin olacak ve zengin olduğu icin sevinecek” buyurdu.
Suffe Ashabı bunu duyunca endişeye düserek, “Ya Rasülallah! Bu olaylar yine biz müsluman olarak yaşarken mi olacak?” dediler.
Hz.Peygamber’de “Evet!” deyince, Suffe Ashabı;
“Eğer birgün biz zengin olursak; birçok köleyi esirlikten kurtarır ve ihtiyacı olan insanlara da bağışda bulunuruz” dediler.
Bunun üzerine Hz.Peygamber; “Hayır! Sizin şu anki durumunuz o zamandan daha hayırlı!
Size birgün zenginlik geldiğinde bir haset ve kıskançlik çukuruna düşecek, birbirinize düşman kesileceksiniz” buyurdu.
Devir böyle giderken, kendilerini o günün elit tabakasi ve ileri gelenleri olarak gören bazıları Hz.Peygamber’in yanına geldiler. O esnada Hz.Peygamberin Suffe Ashabı ile beraber olduğunu ve onlarla sohbet ettigini görünce; hem onlara hakaret ettiler, hem de onlarla beraber aynı ortamda bulunmak istemedikleri icin Hz.Peygamber’e;
“Eğer bizim senin yanında olmamızı ve sana destek vermemizi istiyorsan; onları yanından uzaklaştırıp, bizim istediğimiz insanlardan oluşacak bir meclis kurmalısın.
Cünkü biz bu ülkenin ileri gelenleri olarak senin yanına geldiğimizde; bu avam tabakasıyla beraber olmak istemiyoruz.
Eğer bu teklifimizi kabul edersen; buna dair bir belge yaz ve imzalayarak bize ver” dediler.
Hz.Peygamber bu teklife ne cevap vereceğini düşünürken, Hz.Cebrail su ayeti getirdi:
“Sabah akşam Allah’ın hoşnutluğunu arayarak yalvarıp yakaranları yanından kovma!
Yoksa zalimlerden olursun!” [En’am,6/52]
Hz.Peygamber bu ayet geldikten sonra, derhal Suffe Ashabını yanına cağırdı, onlara selam verdi, yanlarına yaklasti ve iyice sokuldu ve onlarla dizdize, gözgöze oldu.
Bu sefer Allah[cc] tekrar şu ayeti göndererek konuyu iyice pekistirdi:
“Sabah akşam Rablerine dua edip, O’nun rızasını arayanlarla beraber sabret ve onlarla beraber ol! 
Dünya hayatının cazibesine aldanarak gözlerini sakin onlardan ayırma!

Kalbi Allah’ı anmaktan gafil, kötü arzularının esiri ve işi gücü aşırılık olan kimselere de boyun eğme! [Kahf.18/28]

Latif UNAL/Mart 2008

Yazı kategorisi: DENEMELER | Yorum Yok »

ANNEME MEKTUP

Yazan: Latif UNAL

Anneciğim, lütfen bu geç kalmış özür mektubumu kabul et.
Bu mektup, seni ahirete uğurladıktan sonra daha iyi anlayan, ama gec kalan bir oğulun vicdan muhasebesi.
Anneciğim, ne olur beni affet!
Seni, hayatta iken anlayamadım, bu düsünce şimdi beynimi kemiriyor.
Kıymetini bilemedim, içimde bir ukde halinde duruyor.
Anneciğim, şu an içinde yaşadığım dünya, senin yokluğunda bana bir garip geliyor.
Ya sen buraya ait değildin, ya sen gideli insanlar değisti, ya da ben herkeste seni arıyorum.
Anneciğim, birgün bana, “Oğlum, ömrüm arkandan su dökmekle geçti” demiştin! Haklisin!
Yıllarca sürahilere doldurduğun gözyaşlarını arkamdan döktün.
Acılarını şefkat dolu yüreğine gömdün,
Ve benim geleceğim adına gurbetler yaşadın.
Fakat yaşadığın bütün zorluklara rağmen, Rabbinin gücüne gidecek hiçbir şikayette bulunmadın.
İçten içe ağlasan da hep baskalarını güldürdün.
Ve şu fani dünyaya bir gün olsun bile önem vermedin.
Anneciğim, ben şehadet ederimki;
Rabbine saygında,
Efendiler Efendisine sevginde,
Eşine sadakatte,
Ve cocuklarına şefkatte asla kusur etmedin.
Haram nedir bilmedin, 
Kötülük asla  düşünmedin.
Dinine ve değerlerine cok saygı gösterdin.
O kadar ki; dini bilgi var diye kopmuş takvim yapraklarını bile yere atmaktan kaçındın.
Anneciğim, yine şehadet ederimki;
Gecelerin kandil geceleri, gündüzlerin üç aylar gibiydi.
Namazlarını Rabbinin huzurunda olduğunun bilinciyle kılar,
Teheccüdlerini hic aksatmaz,
Sabah namazlarından sonra asla yatmaz,
Bitmez tükenmez bir aşkla Kur’an okur,
Tesbihini bir dantela işler gibi çeker,
Ve sonra günlük işlerine başlardın.
Ve ben bütün samimiyetimle inanıyorum ki;
Devamlı okumaktan kenarları kıvrım kıvrım olmuş o Kur’an yaprakları,Ahirette sana şehadet edecektir.
Anneciğim, geçmişi hatırladıkça daha iyi anlıyorum ki;
Sen kalabalıklar icinde yalnız ve tamamen ahiret yörüngeli  bir insandın.
Şu an, is yapmaktan çatlamış ellerini,
Kırışmıs şakaklarını,
Nur gibi ayyüzünü,
Ve pamuk gibi saçlarını nasıl özlüyorum bilemezsin..
Tek tesellim, senin gibi bir ananın oğlu olmak.
Eger çok endişe ettiğim ahiret hesabını vermekte zorlanırsam;
Rabbime senin oğlun olduğumu söylememe lutfen izin ver.
Çünku, Efendimizin şefaatiyle birlikte,
Rabbimin sana lutfedeceğini umduğum naz makamına güveniyorum.
Anneciğim, ne olur beni affet,
Bana, aileme, tüm sevdiklerimize ve sevenlerimize şefaatçi ol.
Kendi güzel, gönlü güzel, asil annem benim.
Bunu tüm kalbimle senden istiyor,
Senin şahsında kıymeti bilinmeyen tüm annelerden özür diliyorum.

Latif UNAL / 28 Ekim 1998

Yazı kategorisi: DENEMELER | Yorum Yok »