DAUSSILA

Arşiv 'HAYATIN ICINDEN' Kategori


INSAN VE TOPLUM

Yazan: Latif UNAL

Tarih boyunca cok defa kisiler ve toplumlar, kendilerinden olmayan veya kendilerinden olupta aynen kendileri gibi dusunmeyen kisileri kabullenmekte zorlanmislardir.
Eger icinde yasadigin toplumda herkes gibi dusunmuyor ve her dusunceyi oldugu gibi kabul etmeyip sorguluyorsan, veya kendi bilgin, tecruben, karekter yapin ve inandigin dogrular cercevesinde bazi farkli davranislar sergiliyorsan; senin icin tehlike canlari calmaya baslamis demektir.  
Artik boyle bir durumda yerin dibine batirilmaya, dislanmaya ve herkesin nazarinda gozden dusurulmeye hazir olmalisin.
Cunku artik sen onlarin gozunde potansiyel bir tehlikesin demektir.

Eger tam tersi davranip, kayitsiz sartsiz herseyi oldugu gibi kabul ediyorsan; o zamanda senden iyisi yoktur.
Bu durumda da el ustunde tutulmaya, parlatilmaya, yukseltilmeye ve olmayan meziyetlerinle baskalarina lanse edilmeye namzetsin demektir.

Iste bu durum, bir toplumu ve bir milleti ayriliga ve kendi icinde kavgalara surukleyen, hakkin karsisinda kuvvetin ve kuvvetlinin yaninda yer almaya sevkeden, makama ve menfaate perestij etmeye yonelten tehlikeli bir durumdur. [Bakara, 2/91]    

Latif UNAL

Yazı kategorisi: HAYATIN ICINDEN | Yorum Yok »

YASARKEN OLENLER

Yazan: Latif UNAL

İki arada bir derede kalanların yüzyıllar sonra anlatılacakları bir efsaneleri yoktur.
Bir agacın gölgesinde dinlenmek kadar doğaldır onların bu şaşkınlığı.
Üç aşşağı beş yukarı hayatlar sürerler.
Bakkalların veresiye defteri kadar kabarıktır kalpleri.
İki arada bir derede kalanların çocuklarına anlatacakları hiçbir masalları yoktur.
Yıl bilmem binli yıllar diye başlayıp tam bir tarih veremezler, çünkü hiçbir tarih onları kabul etmez.
Kuşatılmış bir kalenin generali kadar dirençli ve o kuşatmayı zafere dönüştürmeden geri dönmeyecek kadar gururludurlar.
İki arada bir derede kalanların küçük, çok küçük odaları vardır ve yastıklarında biriktirirler gözyaşlarını..
Sen şimdi ne aradasın ne deredesin ve sen yaşarken ölenlerdensin.
Ve bizim oralarda yaşarken ölenlerin kitabeleri yakılır.

Ferdi KOCLU

Yazı kategorisi: HAYATIN ICINDEN | Yorum Yok »

CENNETI KAZANDIRAN ASK

Yazan: Latif UNAL

Vaktiyle Kütahya’da, Germiyan ilinde yakışıklı, gayretli ibadete düşkün bir genç yaşardı.
Herkesin parmakla gösterdiği Yusuf gibi bir civan idi.
Bir gün pazara giderken evlerin pencerelerinden birinde bir kız gördü ve aşkına düştü.
Aklı başından gitti.
Kız da onu görmüş, o da tutulmuştu.
Sonra genç birilerini göndererek kıza talip oldu.
Neyse ki kızın babası aklından onu başkasına nişanlamıştı ve delikanlının teklifini reddetti.
İki genç arasındaki aşk elemi dayanılmaz hale gelince kız haber gönderdi.
”Beni çok sevdiğini öğrendim. Benim de sana olan arzum var. İstersen seni ziyaret edeyim, yahut senin evime gelmeni kolaylaştırayım, sen gel”
Genç bu haberi getiren aracıya açık konuştu:
”Bunlardan hiçbiri olmayacak. Eğer ben Allah’a asi olursam büyük günün azabından korkarım.”
Aracı kıza gelip bu haberi verince kız:
’Teklifim açık olduğu halde onu Allah’tan korkarken buldum. Kulluğuna gıptalar olsun.
İffet ve fazilet herkes icin müşterektir ve madem Allah’ın emri herkesedir, o halde bana yazıklar olsun!’ dedi ve o günden sonra kendini ibadete verdi, dünya ile bağını kesti.
Kesemediği tek bağ, o delikanlıya olan aşkıydı.
Bu uğurda erdikçe erdi, dert üstüne dert çekti. Sonunda bu yüzden can verdi.
Genç, onun öldüğünü duyunca yıkıldı, perişan oldu. Mezarına gelip ağlar, onun için dua eder, yanar yakılırdı.
Yine bir gün kabri başındayken onu uyku bastı. Rüyasında sevgilisini  pek güzel giysiler içinde gördü ve ay gibi parlıyordu.
Sordu: Nasılsın benden sonra neyle karşılaştın?
Ey arzum! Senin sevgin ne güzel sevgiydi, beni hayra ve güzelliğe götürdü.
Nasıl bir güzellik?
Cennet ey sevgili, hiç bitip tükenmeyen nimetler içinde sonsuz bir cennet…
Genc: Beni orada hatırla. Çünki ben seni hiç unutmuyorum.
Vallahi bende unutmuyorum.
Seni ne vakit göreceğim ey sevgili?
Yakında bize gelecek ve beni göreceksin.
O genç, rüyasından sonra yalnızca yedi gece yaşayıp öldü.

Iskender PALA

Yazı kategorisi: HAYATIN ICINDEN | Yorum Yok »

FIDANLAR ve GERCEK SEVGI

Yazan: Latif UNAL

Bir gün bir bahçıvan iki küçük fidan diker yan yana, birbirine çok benzeyen iki fidan.
Fidanlar gün geçtikçe birbirine yakınlaşır ve kökleri bile birleşmeye başlar..
Bahçıvan özenle bakar onlara iki küçük evlat gibi…
Fidanlarda çok sever birbirini..

Ne de olsa çok benzemektedirler ve onları birbirlerinden daha iyi kimse anlayamaz…
Gitgide büyürler..büyüdükçe daha çok benzediklerini fark ederler…
Bahçıvan bir sabah onları sulamaya gittiğinde çok güzel bir manzara ile karşılaşır…
Fidanları artık yeteri kadar büyümüştür ve ilk meyveleri yeşermeye başlamıştır…

En az kendileri kadar meyveleri de benzemektedir birbirine…

Buna fidanlar da çok sevinirler..ne de olsa ilk meyvelerini vereceklerdir..

Bahçıvan onlara gerekli emeği ve özeni göstermiş.büyümeleri için elinden geleni yapmıştır..

Ve işte onlar da şimdi bunun karşılığında meyveye durmuş olmanın ve emeklerin boşa gitmemiş olmasının mutluluğunu yaşarlar…

Meyveler gitgide irileşmeye başlar..

Bir sabah güneşin ışıkları ile birlikte görürler ki meyveleri kıpkırmızı olmuş..

Oyle mutlu olurlar ki…bu sevinçle birbirlerine sıkı sıkı sarılır küçük fidanlar….

Işte o anda olan olur..hayalleri yıkılır birden..mutlulukları kaybolur gider…

Kendilerince acı bir gerçeği fark etmişlerdir artık…

Küçük fidanlar sarıldıklarında birbirlerinin tadını fark ederler…

Biri tatlıdır…diğeri ise ekşi…Biri vişne diğeri ise kiraz…

Cok üzülür fidanlar..olmaz böyle! der biri..Sen tatlı, ben ekşi olmaz! Sen de ekşi olmalısın…

Yok der.. diğeri ..sen tatlı ol…derken bir kavga başlar..

Ayrılmak isterler başaramazlar…Oyle sıkı sıkıya sarılmıştır ki kökleri..uzaklaşamazlar birbirlerinden …

Artık hiçbirşey güzel değildir eskisi gibi..

Oysa tatlarını hissetmeden önce ne kadar mutluydular…

Onlar uzaklaşmaya çalıştıkça daha da sarılır kökleri…

Onlar ayrılmaya çalıştıkça daha beter bağlanırlar….

Ve bir gün gene böyle isyanda iken fidanlar..koparmaya çalışırlar köklerini birbirlerinden.
Tekrar..tekrar ..denerler….Işte o an bir çatırdı duyulur toprağın altından…

Ve bir anda gökyüzü kararır ..fırtınalar kopar..onların bu kavgası gökyüzünü kızdırmıştır…

Cıkan fırtına ile beraber fidanlar sarsılırlar…

Once meyveleri ,sonra da yaprakları dökülmeye başlar…

Fırtına dindiğinde ne yaprakları vardır artık…ne de meyveleri…

Fidanlar hatalarını anlarlar anlamasına..lakin artık çok geçtir…

Anlarlar ki mesele değişmekte yahut değiştirmekte değil…

Sevgi böyle olamaz….olmamalı derler…

Sevdiğinde onu her hali ile kabul etmeli..acısıyla,tatlısıyla, ekşisiyle sevmeli…..

Işte o zaman güzeldir hayatın tadı.

Ve işte o zaman gerçektir sevgi….

FANCY

Yazı kategorisi: HAYATIN ICINDEN | Yorum Yok »

NEHIR ve GUNLER

Yazan: Latif UNAL

Nehir bize aglayan bir gozyasi ve bir busedir,
Ve gumus pullu baliklar yasar koynunda.

Yanan yuzumuzu nehirle serinletir

Ve akip giden kardes sularinda yikaniriz.

Gunler ise nehir gibi akmiyor, birer birer geciyor onumuzden.

Ve cehrelerinde kamcidan bir istihza ve bakislarinda birer hancer var.
Kimi suratimiza tukuruyor ve kimi tokatliyor bizi.

Biz ise; hayata zincirliyiz kollarimizdan ve zaaflarimizdan

Ve kim cozecek ellerimizi Rabbim? Kim cozecek?

Onun icin korkuyorum gunlerden, korkuyorum.

Ve ucsuz bucaksiz bir ucurum, soylediklerini anlamiyorum.

Gunler birer kelebek gibi belki ve ellerine konmuyorlar bilesin!

Ve tutunca tozlasan o kelebekleri hatira defterine gozyaslarinla igneleyesin!

Belki de gunler birer kus gibi,

Oyleyse neden omuzlarina konmuyor ve neden kanatlari alnina dokunmuyor?

Veya gunler bir ruzgar ve bir sam yeli,
Sen ise bir col ve kumdan bir tepecik,

Ve esen ruzgarla parcalari kopan corcopten yapilmis bir evcik.

Eger birer agac gibi meyve vermesini istiyorsan gunlerin

O zaman saclarindan yakalayacak ve gozlerinin icine bakacaksin.


Cemil MERIC

Yazı kategorisi: HAYATIN ICINDEN | Yorum Yok »

STRESS

Yazan: Latif UNAL

Stres, halkın bildiği ve kullandığı anlamıyla, sıkıntıları kafaya takmak demektir.
Sıkıntılar insanı mutsuz ediyor. Mutsuzluk insanı hasta ediyor.
Kimisi hastalıklarla mücadele etmekten yoruluyor. Mutsuz ve hasta oluyor.
Kimisi ailesiyle problemler yaşamaktan bunalıyor.
Kimisi çocuklarıyla baş edememenin sıkıntısını yaşıyor.
Kimisi maddi sıkıntılarla boğuşuyor.
Kimisi çevresindekilerin kendisini anlamadığından dert yanıyor.
Kimisi bir sevdiğini toprağa verince hayata küsüyor.
Hayatta insanı strese sokan o kadar çok şey var ki.
Herkes kendisine dert edecek bir sıkıntı bulabilir.
Stresle iman arasında bir bağlantı var mı dersiniz?
Sıkıntılarla dolu bir hayat denilince benim aklıma hep Peygamberler geliyor.
Allah Peygamberlerin kıssalarını ayrıntılarıyla bize niçin aktarıyor dersiniz?
Okuyup, ibret almamız için değil mi?
Peygamberlerin hayatlarından yola çıkarak bazı sorular sormak istiyorum.
Hz. Eyyüb’ü hastalıkla imtihan eden Allah, bizi de aynı imtihana tabi tutma hakkına sahip değil mi?
Hastalığı kafaya takıp bunalıma giren insan ‘Allah’ım beni niçin hastalıkla imtihan ediyorsunuz ki?’ demiş olmuyor mu?
Hz. Nuh’u oğluyla imtihan eden Allah, sizi evlatlarınızla imtihan edemez mi?
Hz.İbrahim’i babasıyla imtihan eden Allah, sizi öz babanızla imtihan edemez mi?
Hz. Lut’u eşiyle imtihan eden Allah’a, ‘Beni niçin eşimle imtihan ediyorsun ki?’ deme hakkına sahip olduğunuzu mu düşünüyorsunuz?
Hz. Yusuf’u kardeşiyle imtihan eden Allah, belki sizi de kardeşlerinizle imtihan ediyordur!
Tüm peygamberlerin hayatları sıkıntı (imtihan) dolu olduğuna göre, bizim hayatımızda da bazı sıkıntıların olması hayatın bir parçası değil mi?
Anne veya babasını kaybedince bunalıma giren bir insan Allah’a ‘Benim annemi / babamı niye alıyorsun ki?’ deme hakkına sahip olduğunu mu sanıyor?
‘En büyük acı evlat acısıdır!’ denir. Bu acıyı yaşayan anne babalar ‘Allah kimseye yaşatmasın!’ derler.
Alemlere rahmet olarak yaratılan Hz. Muhammed Mustafa’ya bile iltimas yapmayan Yaratıcının, bize iltimas yapmasını beklemeye hakkımızın olmadığını hiç düşündünüz mü?
Beş defa evlat acısıyla imtihan edilmiş bir Peygamberin ümmeti olduğumuzu bilmek zorundayız.
‘Kardeşim onlar Peygamber, biz insanız’ diye kimse itiraz etmesin.
Peygamberler de bizler gibi üzülen, ağlayan, Allah’a sığınan insanlardı.
Allah tarafından özel seçilmiş oldukları gerçeği ‘insanı’ acılara tepkisiz kalacakları anlamına gelmez.
Bize düşen hayatı doğru anlamaktır.
Unutmamalıyız ki, Peygamberlerine iltimas yapmayan Allah, bize de iltimas yapmaz.
Bu yazıyı da güzel bir sözle bitirmek istiyorum.
Çok sıkıldığınız zaman bu cümleyi hatırlayın.
Bir gün dünyaya ait büyük bir derdin olursa Rabbine dönüp;
“Benim büyük bir derdim var!” deme, derdine dönüp “benim büyük bir Rabbim var!” de.

Sait ÇAMLICA
Eğitimci – Yazar

Yazı kategorisi: HAYATIN ICINDEN | Yorum Yok »

OLUM

Yazan: Latif UNAL

Dunyada yalnizca insanlar oleceklerinin farkindadirlar.
Insan soyuna bu nedenle saygi duyuyorum ve geleceginin simdikinden daha iyi olacagina inaniyorum.

Gunlerinin sayili oldugunu ve hic ummadiklari bir anda her seyin son bulacagini bilmelerine ragmen, sonsuza kadar yasayacaklarmis gibi hayata sariliyor insanlar.
Bazilarinin anlamsiz buldugu seyleri [ardinda buyuk yapitlar birakmak, cocuk sahibi olmak, adinin unutulmamasini saglayacak isler yapmak gibi] ben insan onurunun en yuce ifadesi olarak goruyorum

Ama yine de zayif yaratiklar olduklari icin insanlar bir gun mutlaka oleceklerini kendilerinden hep gizlemeye calisiyorlar. Onlari hayatlarindaki en guzel seyleri yapmaya yonlendirenin olumun kendisi oldugunu anlamiyorlar.

Karanliga adim atmaktan korkuyorlar, bilinmeyenden korkuyorlar, bu korkunun ustesinden gelmenin biricik yolunun gunlerinin sayili oldugu gercegini gormezden gelmek oldugunu saniyorlar.

Olum gerceginin farkinda  olduklari zaman daha gozu pek olabileceklerini, gundelik ugraslarinda cok daha buyuk basarilar elde edebileceklerini gormuyorlar.

Cunku o zaman kaybedecekleri hic bir sey olmayacak, cunku olum kacinilmaz.

Sonuc olarak olum bizi hic yalniz birakmaz, hayatimiza gercek anlamini verende olumdur.

Paulo CHELHO

Yazı kategorisi: HAYATIN ICINDEN | Yorum Yok »

ZAMAN HIRSIZLARI

Yazan: Latif UNAL

Goethe “Akılsızlar hırsızların en zararlılarıdır: Zamanınızı ve neşenizi çalarlar” diyor.
Goethe’nin de dile getirdiği gibi iş yaşamında zamanımızı verimsiz kullanmamıza yol açan kişiler çoğu zaman beklenen tepkiyi almıyorlar.
Oysa zaman biriktirilemeyen, ödünç verilemeyen, borç alınamayan tek değer, üstelik fiyatı da oldukça yüksek…
Ölçülmesi son derece kolay olan bu kavram, onun önemini ve değerini belirlemeye gelince oldukça zorlayıcı olabiliyor. Zamani gelin birlikte değerlendirelim ve su sorulari soralim:
- Sınıfta kalmış bir öğrenciye 1 yılın değerini sorun…
- Tezkere almaya gün sayan bir askere 1 ayın değerini sorun…
- Bebek bekleyen müstakbel anneye 1 haftanın değerini sorun…
- Günlük bir gazetenin editörüne 24 saatin değerini sorun…
- Üniversite giriş sınavındaki bir öğrenciye 1 saatin değerini sorun…
- İş görüşmesine geç kalan yeni mezuna 30 dakikanın değerini sorun…
- 90. dakikada gol yiyen bir kaleciye 1 dakikanın değerini sorun…
Herkes için eşit uzunlukta olan bu zaman birimleri her durum ve koşulda farklı önem ve değerler taşıyorlar.
Her sabah uyandığımızda hepimizin hesabına 86,400 adet altın [ 24 saat icindeki saniyeler] yatırılıyor.
Bu altınları istediğimiz gibi harcamak bizim elimizde, ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi, kullanamadığımızda saklamak, borç vermek gibi bir lüksümüz yok. 
Harcamak, ancak anlamlı biçimde harcamak zorundayız.
Genelde bize her sabah teslim edilen bu “değer”i kullanırken bizim dışımızda kalanların, bize ait bu varlığa karşı duyarsız davrandıklarından şikâyet ederiz.
Gereksiz yere çalan telefonlar, sizi ilgilendirmeyen konularda aldığınız e-posta mesajları, odanızın kapısından “Çok kısa !” diye kafasını uzatıp saatlerinizi alan sorumsuzların soru ve sorunları, sizi ilgilendirmeyen konularda davet edildiğiniz toplantılar gibi pek çok zaman hırsızı var günümüzde…
Bu konuda yapabileceğimiz şeyler oldukça sınırlı ne yazık ki…
Tüm çalan telefonları açmamak,  e-postalara bakmamak, odanızın kapısıni içerden kilitlemek ne yazık ki pek gerçekçi olmayan çözümler…
Önerimiz soruna diğer taraftan yaklaşmak…
Yani “Ben Ne Yapabilirim ?” sorusu ile harekete geçmek ve parmağı önce kendimize çevirmek…
Öncelikle birey olarak kendimiz için acil ve önemli ayırımını yapmamız gerekiyor.
Bu ayırımı yaptıktan sonra rahatlıkla önemli olmayan işlerden kaçmamız gerektiğini söyleyebiliriz.
Bunların bir kısmı acil olup bir kısmı acil olmayabilir.
Acil olmayan bir iş önemli de değilse bu tam bir israf kaynağıdır. Bunlardan dikkatle kaçınmalı ve korunmalıyız.
1-Önemli olmayan işler bazen acil olabilir. Bu bölge dikkat edilmesi gereken yanıltma bölgesidir.
Acil işler bizde “önemli” yanılsamasına yol açabilir ve onlara hak etmedikleri bir önem atfederiz.
Genellikle de bunlar başkaları için önemli işlerdir. Eğer hataya düşersek bunlar kolayca kriz bölgesine kayabilir.

2-Oysa kriz bölgesi, bizim için acil ve önemli işler bölgesidir ki çok iyi yönetilmeleri gerekir.
Kriz bölgesindeki işlerin adet alarak çoğalması ise bizim için hiç arzu edilmeyen bir ortam yaratır, kısa sürede tükenmeye yol açabilir.
Kriz bölgesindeki işler belirli dönemlerde artar, belirli dönemlerde azalır. Bu bölgedeki işleri kolay kolay kolay sıfırlayamayız.
3-Zamanımızı yönetmede belki en önemli bölge, liderlik bölgesidir.
Bu bölgenin etkinliği bireysel vizyon ve değerlerimizin varlığı ve kalitesi ile ilintilidir.
Bizi yaşama bağlayan, yaptığımız işe anlam katan temel değerlerimiz kişişel vizyonumuzu belirlemede önemli rol oynar.
İş hayatında, özel hayatta ve sosyal yaşamda varmak istediğimiz yer ise vizyonumuz başka deyişle hayalimizdir.
Bu hayale ulaşırken değerlerimiz bize yol gösterir, yanlış yollara sapmaktan alıkoyar.
Günlük koşuşmaların içinde, zaman zaman vizyonumuzu ihmal ettiğimiz hatta ondan uzaklaştığımız olur.
İşte o zaman biz işi ve zamanı yönetmekten uzaklaşır, iş ve zaman bizi yönetmeye başlar.

Sinan YASUN - Eğitim Program Yöneticisi

Yazı kategorisi: HAYATIN ICINDEN | Yorum Yok »

DOSTLUK NEDIR?

Yazan: Latif UNAL

Dostluk nedir? Hiç düşündünüz mü?
Sempati… İlgi… Bağlılık… Yüceltme… Taçlandırma… Sorumluluk duyma… Yürekten algılama… Bakışlarla anlaşma… Ses tonuyla destek verme… Kesintisiz ilişki… Sevgi… Saygı… Kaybolmaz, yitmez bir duygu…
Bunların hepsi bir araya gelip, tedricen birikerek dostluğun çimentosunu oluşturuyor.
Gazetelerde okuyoruz; televizyon ekranlarında seyrediyoruz. Sağda, solda konuşmalarda şahit oluyoruz:
Edebiyat dostu… Türk Sanat Müziği dostu… Çocukların dostu… Halkın dostu…Çevre Dostu… Ama, biz aslında dostlukların nasıl oluştuğunu unuttuk.
Bu hızlı kent yaşamı dostluk duygusunu, aklımızdan aldı.
İnsanlar yalnızlığa çekildi kalabalıkların içinde.
Bazılarının en yakın dostu köpeği, bazılarının ise gökte uçan kuşlar.
Diğer insanlardan uzak kalmak istiyorlar nedense bu tip insanlar.
Sanırım arkadaşı çok ama gerçek dostu yok çoğu insanın.
Sokrates’e öğrencileri sormuş:
Dostluk nedir?
Sokrates de onlara şu yanıtı vermiş;
Çocukluğumdan beri arzuladığım bir şey vardır.
Kimi insan atları olsun ister. Kimi insan köpekleri.
Kimisi altını, kimisi de şan, şeref, makam ve mevkisi; bense bir dostum olsun isterim…
İşte kimileri için gerçek dostluk bu kadar ehemmiyetli bir olgu.
İnsan yaradılış olarak biriktirmeyi seven bir yapıya sahip.
Şan, şöhret biriktiriyor.Çok zenginse boğazda villa biriktiriyor.
Repoda para, kasalarda döviz, dükkânda antika eşya, duvarda tablo, yastık altında para biriktiriyor.
Eskiden pul, peçete, oyun kartı, gazoz kapağı biriktiren gençler şimdilerde daha çok kaset, CD biriktiriyor.
Yorgun bir ihtiyarsa sadaka, kaza namazı ve dua biriktiriyor.
Bazıları ise antika lambalar, cam şişeler, eski koltuklar, tespihler biriktiriyor.
Âlimse kitap biriktiriyor. Cahilse kin biriktiriyor.
Peki ama soruyorum size; Dost biriktirmeyi içimizde kaç kişi deniyor?
Evet, kabul ediyorum, insan birçok kişiyle mükemmel dost olamaz, tıpkı aynı zamanda birçok kişiye âşık olamayacağı gibi…
Fakat dostsuz yaşanan bir dünyada mücevherler içinde olsak bile bir pas kadar değerimiz olamaz diye düşünüyorum.
Ne mutlu dostu olanlara, ne mutlu dostunu sevenlere…
Bazı insanlar vardır.
Doğuştan farklıdırlar. Onların yanında durmak huzur verir size.
İşte öyle insanları bulduğunuz zaman yanlarından ayrılmamaya çalışın mümkün mertebe.
Bir fırsatını bulup onlarla aynı iklimi paylaşın ki sizlerin de ruhu aydınlansın.
İçiniz heyecanla dolsun, gönlünüz mutlulukla.
Zira, onların yüzlerinde tebessüm eksik olmaz. Dudakları eşlik eder bu tebessüme.
Gözlerinin içinde sanki etrafa sevgi, saygı, mutluluk yansıtan dev gibi bir ayna vardır.
En zor zamanlarınızda açılırsınız onlara.
Herkese açıklayamadığınız sırlarınızı onlara rahatlıkla söyleyebilirsiniz; çünkü çok güvenilir kişilerdir.
Dirayetlidirler, öz güvenleri hayli yüksektir. Kalitesiz diyaloglar yoktur onların hayatında.
Almayı değil, hep vermeyi düşünürler. Bencil değildirler. Çünkü ‘Ben’ kelimesini neredeyse hiç kullanmazlar.
Böyle insanlar bulmuşsanız eğer; tutunun onlara derim.
Çünkü onlar sizin sevincinizle mutlu olur; sizin üzüntünüzle kederlenirler.
Sizin ayağınıza batan bir diken onları da aynı ölçüde incitir.
İşte gerçek ve iyi bir dostluk bu olsa gerek..

Yazı kategorisi: HAYATIN ICINDEN | Yorum Yok »

DOST’TAN MEKTUP

Yazan: Latif UNAL

Saate bakmaksızın kapısını çalabileceği bir dostu olmalı insanın…
‘Nereden çıktın bu vakitte’ dememeli, bir gece yarısı telaşla yataktan fırladığında; gözünün dilini bilmeli; dinlemeli sormadan, söylemeden anlamalı…
Arka bahçede varlığını sezdirmeden, mütemadiyen dikilen vefalı bir ağaç gibi köklenmeli hayatında; sen, her daim onun orada durduğunu hissetmelisin.
İhtiyaç duyduğunda gidip müşfik gövdesine yaslanabilmeli, kovuklarına saklanabilmelisin.
Kucaklamalı seni güvenli kolları, dalları bitkin başına omuz, yaprakları kanayan ruhuna merhem olmalı…
En mahrem sırlarını verebilmeli, en derin yaralarını açıp gösterebilmelisin; gölgesinde serinlemelisin sorgusuz sualsiz…
Onca dalkavuk arasında bir tek o, sözünü eğip bükmeden söylemeli, yanlış anlaşılmayacağını bilmeli.
Alkışlandığında değil sadece, asıl yuhalandığında yanında durup koluna girebilmeli.
Övmeli alem içinde, baş başayken sövmeli ve sen öyle güvenmelisin ki ona, övdüğünde de sövdüğünde de bunun iyilikten olduğunu bilmelisin.
Teklifsiz kefili olmalı hatalarının; günahlarının yegane şahidi…
Seni senden iyi bilen, sana senden çok güvenen bir sırdaş..
Gözbebekleri bulutlandığında, yaklaşan fırtınayı sezebilmelisin. Ve sen ağladığında onun gözlerinden  yaş gelmeli…
Eger varsa boyle bir dostumuz, issızlığın, yalnızlığın en koyulaştığı anda, küçücük bir kağıda yazdığımız kısa ama ümitvar soyle bir yazıyı yüreğe benzer bir taşa bağlayıp birbirimizin camından içeri atabilmeliyiz:
‘Uzulme dostum! Bunu da aşacağız!

İmza: Bir dost!…

Yazı kategorisi: HAYATIN ICINDEN | Yorum Yok »