DAUSSILA

Arşiv 'TARIH' Kategori


YAVUZ’UN MISIR SEFERI

Yazan: Latif UNAL

 

Memluk Devleti 1250-1517 yillari arasinda Misir’da hukum suren bir Turk-Islam devletidir.

Osmanli Devletinin sinirlari hizla genisleyince Osmanli’larla komsu oldular.

O ana kadar aralarinda ciddi bir sorun cikmamasina ragmen, Yavuz donemine gelindiginde iliskiler iyice sertlesti.

Bunun en buyuk sebebi de Memluklulerin, Iran’daki Safevi Devletiyle ittifak kurmaya calismasiydi.

Yavuz, Turk-Islam birligini saglamak ve Memluklu tehlikesini ortadan kaldirmak icin 1516’da Misir’a dogru sefere cikti.

Sefere cikmadan once Kapiagasi Hasan Aga, bir ruya gordu.

Ruyasinda “geceyarisi sarayin kapisi calinir. Kapiyi Hasan Aga acar.

Gelen dort rasit halife, yani Hz.Ebubekir, Hz Omer, Hz.Osman ve Hz.Ali’dir. Arkalarinda da kalabalik bir sahabe toplulugu vardir.

Gelenler Yavuz Sultan Selim’e, Hz.Peygamber’in[sav] selamini getirirler ve Mekke-Medine’nin hizmetinin kendisine verildigini teblig ederler.

Ordu yola cikti ve Izmit/Gebze civarinda baglik-bahcelik bir yerde mola verdi.

Mola bitiminde Yavuz; askerlerin cantalarini arattirdi.

Hicbirinin cantasindan herhangi bir sebze ve meyve cikmayinca; Yavuz ellerini acarak;

“Allahim! Sana sukurler olsun. Bana haram yemeyen bir ordu lutfettin” dedi.

Zorlu ve ancak 13 gunde gecebildikleri Tih Colu’nu gecerken yagmur yagdi. Bu esnada Yavuz, atindan inerek yurumeye basladi.

Basvezir Piri Mehmet Pasa Yavuz’a “niye boyle yapiyorsunuz? diye sorunce; Yavuz:

“Nasil ata binerim. Gormuyormusunuz Hz.Peygamber onumuzde bize yol gosteriyor ve bize yardima geldi” dedi.

Zaferle sonuclanan ve Osmanli’nin daha onceki ikiyuz yilda elde ettigi topraktan daha genis bir toprak elde edilen bu savastan sonra Yavuz; Istanbul’da senlikler yapilacagini duyunca, sehre girmek icin geceyi beklemis, sehre gece gizlice ve atinin uzerinde egilerek girmisti.

Yazı kategorisi: TARIH | Yorum Yok »

OSMANLI’NIN IRLANDA’YA YARDIMI

Yazan: Latif UNAL

Padisah Abdulmecid zamaninda Osmanli yonetimi, 1847 yilinda Irlanda’da kitliktan binlerce insanin oldugunu haber alinca, Ingiliz kralicesinin muhalefet etmesine ragmen, 1000 pound para ve 5 gemi gida yardimi gondermisti.
Irlanda halki bu iyiligi unutmamis ve 1997’de Drogheda sehrindeki eski belediye binasinin onune, uzerinde “1847’deki buyuk kitlik sirasinda Irlanda halkina gosterilen comertligin bir nisanesi olarak Turkiye Cumhuriyeti’ne sukranla” yazan bir tesekkur plaketi asmislardi.

 

Yazı kategorisi: TARIH | Yorum Yok »

NAKİB-UL EŞRAF

Yazan: Latif UNAL

Yıldırım Bayezid Han biraz tutuk ve düşüncelidir.
Çandarlı Ali Paşa cesaretini toplayıp “Hayrola sultanım sizi üzen bir şey mi var?” der.
Padisah: Yok Pasa yok da bilirsin devlet işleri karışıktır, biraz can sıkar.
Zaman zaman celallendiğimiz oluyor, sesimiz yükseliyor.
Bilinir mi emrimiz altında kimler bulunuyor? Bazen düşünüyorum da, ya bunlardan biri Allah’ın sevgili kuluysa?
Candarli: Elbette hazineye malik viraneler vardır; ama bunu bilmek ne mümkün ?
Kalbini yaracak değilsiniz ya Sultanim?
Padisah: Peki, ya yüzü suyu hürmetine kâinatın yaratıldığı Hz.Peygamber’imizin torunlarından birini itibarsız, zahmetli ve kirli işlerde kullanıyorsak?
Ya amirleri o mübareği yoruyor, yıpratıyor, azarlıyorlarsa?
Candarli: Bunu bile bile kimse yapmaz Sultanim.
Padisah: Canım, bilirse yapmaz. Ama nereden bilsin Lala?
Mesela sen, mülk-ü Osmanîde yaşayan seyyidlerin, şeriflerin adlarını, sanlarını, yerlerini, yurtlarını bilir misin?
Candarli: Bazılarını bilirim sultanım.
Padisah: Yani bazılarını da bilmezsin…
Candarli: Şüphesiz Sultanim.
Padisah: Hani derim ki, bir müessese kurulsa, başına bir evlad-ı resûl konulsa.
Doğanlar, ölenler kayıt altına alınsa, şecereleri tutulsa, basit işlerde çalıştırılmasa…
Candarli: Güzel olur sultanım; ancak…
Padisah: Evet ancak?
Candarli: Reis olarak kimi seçmeli?
Padisah: Ona ne ben karışırım ne de sen karış. Git, Emir Sultan’a danış.
O, kimi münasip görürse kabulümüzdür.
ILK NAKIB-UL ESRAF
Çandarlı Ali Paşa, derhal Emir Sultan hazretlerine gider. Büyük velî sanki böyle bir tayini bekliyor gibidir.
Vazifeyi gözde talebelerinden Seyyid Ali Natta’ya verir ki bu mübarek hem ilim sahibi, hem de edebli ve sevimlidir.
Boylece ilk Nakib-ul Esraf olan Seyyid Ali Natta, Bursa’daki İshâkiye Zâviyesi’ne yerleştirilir, adı geçen vakfın idâreciliği de ona verilir.
Seyyid Ali Natta’nın vefâtından sonra vazifeyi yine onun evladı olan Seyyid Zeynelâbidîn’e verirler.
SEYYID ve SERIF
Osmanli kulturunde Hz.Huseyin’in soyundan gelenlere “Seyyid”, Hz.Hasan’in soyundan gelenlere de “Serif” denilirdi. Devlet onlara bir ayricalik, bir imtiyaz tanırdı.
Seyyidler ve Serifler her işte çalışamaz ve evlenirken Nakibü’l-Eşraf’a danışmak zorundaydılar.
Askerlik yapmazlar, vergiden muaf tutulurlardi.
Bazı uyanıklar “biz de Ehl-i Beytt’eniz” dese bile, kimseyi kandirmalari mumkun degildi..
Cunku Seyyid ve Seriflere “Siyadet Hücceti” dağıtılır, elinde hücceti olmayan konuşamazdi.
Bir zaman sonra halk Seyyid ve Serifleri yakinen tanımaya ve “nur nesli”ne sahip çıkmaya baslar.
Halk onları başlarına tâç yapınca artik böyle bir müesseseye lüzum kalmadi.
Ancak teşkilat lağvedilince uzak ülkelerden gelen muhacirler içinden Ehl-i Beyt’ten olduklarını söyleyenler çıkar.
Bunun üzerine, bir diğer Bayezid (İkinci Bâyezîd Han), İstanbul’daki sâdâtın çok hürmet ettikleri Seyyid Mahmûd Efendi’yi saraya çağırır.
O mübareği ayakta karşılar, kahve, gülsuyu ve buhûr ikrâmından sonra, samur erkân kürkü giydirip, berâtını sunarlar.
Seyyid Mahmut Efendi ile Nakibü’l-eşraflık müessesesi tekrar başlar.
NAKIB-UL ESRAF’IN GOREVI
Nakib-ul Esref’in gorevi, Ehl-i Beyt’in [Hz.Peygamber’in soyunun] doğum ve ölüm tarihlerini “Şecere-i Tayyibe” adı verilen deftere geçirmekti..
Sadece kayıtla uğraşmaz, ayni zamanda onları kontrol altında tutarlardi.
Zamanla Nakibü’l-Eşraflar teşrifat ve teşkilatta [protokolde] şanlarına yakışan bir mevkiye çıkarıldılar.
Yeni padişah tahta oturduğunda şeyhülislam, sadrazam, yeniçeriağası, kaptan paşa, kazaskerler, kadılar, müderrisIer, Kırım hanzadesi, saray ağaları, tören libaslarını kuşanır, hazır bulunurlardi.
Lakin, yeni padişahı herkesten önce Nakibü’l-Eşraf kutlardi.
Cülustan sonra, Eyyûb Sultan’a gidilir.
Padişah, Hazret-i Hâlid’in türbesi önünde Efendimiz’in (bazen Hazret-i Ömer’in ve Hazret-i Osman’ın) kılıçlarından birini kuşanırdi ki; bu işi de Nakibü’l-Eşrafın bereketli ellerine bırakırlardi.
Nakibü’l-Eşraflar, Hırka-i Şerif ziyaretlerine, bayram törenlerine, cenaze merasimlerine şeyhülislam, vezirler, kazaskerlerle birlikte katılırlardi.
Mevlüt alaylarında Mahfel-i Hümayun altında yeşil perde ile örtülen hususi bir köşede otururlar.
Pâdişâhlar sefere çıkarken, Nakîb efendi ile birkaç seyyid ya da şerîfi yanlarında götürmeyi çok arzularlardi.

Bunlar Sancak-ı Serîfin dibinde yürür, tekbîr ve salevât-ı şerîfe getirerek askeri çoştururlar.
Her Türk sultanı gibi Abdülhamid Han da Ehl-i Beyt’e hürmetkâr davranmis, Nakibü’l-Eşraflar için Yıldız Sarayı’nda bir konak ayırmis ve onlara memur gibi maaş bağlamıştır.


Mustafa ARMAGAN / ZAMAN

Yazı kategorisi: TARIH | Yorum Yok »

BABİL KULESİ

Yazan: Latif UNAL

Insanlar arasindaki farkli fikirleri, gorusleri ve zevkleri anlatmak, veya bir yerdeki karisikligini ifade etmek icin kullanilan bir terim vardir:
Babil Kulesi.
Hıristiyan inancina göre Hz.Nuh tufanindan sonra çocukları tanrılık iddiasında bulununca Babil’de bunu temsil edecek bir kule yaptırmaya başlarlar.
Kule, onlar icin bir tür gurur ve kibir savaşının göstergesidir.
İnşaatta, sayıları milyonlarla ifade edilen köle çalışmaktadır.
Son kata gelindiğinde, Allah herkesin dilini başkalaştırır.
Yani herkes yalnızca kendisinin bildiği bir dille konuşmaya başlar.
Böylece hiç kimse bir diğerini anlamaz olur ve ortalık birden karışır.
Herkesin durmadan konuştuğu ama hiç kimsenin anlamadığı milyonlarca lisan.
Ve iste o gunden bugune bir yerdeki karisikligi ve uzlasmazligi, veya her kafadan bir ses ciktigini anlatmak icin “Babil Kulesi gibi” tabiri kullanilir.

Yazı kategorisi: TARIH | Yorum Yok »

DEMOKLES’İN KILICI

Yazan: Latif UNAL

Demokles, M.O.IV.yüzyılda Syrakusai Kralı olan Dionysios’un yardımcılarından biriydi.
Kral olmanın cok rahat olduğunu düşünüyordu ve bir gün bu fikrini krala açtı.
Kralda bunun kolay olmadığını göstermek için,
“Sana bir süre krallığın nimetlerini tattırmak istiyorum.
Yarın bütün gün benim tahtıma sen oturacaksın ve ülkeyi dilediğin gibi yöneteceksin” dedi.
Kral Dionysios, o gece yanından hic ayırmadığı kılıcını, at kuyruğundan koparılan çok ince bir kıl ile tahtın uzerine astırdı.
Demokles, ertesi gün tahta oturduğunda başına düşecek şekilde yukarıda sallanan kılıcı gördu.
Onu kral astığı icin indirmeye de cesaret edemedi ve gun boyu sallanan o kilicin altinda, her an dusecek endisesiyle oturdu.
Daha sonra kral gelip;
”Nasıl. krallığın tadına vardınmı?” deyince, Demokles,

“Efendim, krallık tatlı olacaktı ama, keşke başımın üstünde sallanan su kılıç olmasaydı” dedi.
Kissadan Hisse:
Tarihin her doneminde elindeki gucu birakmak istemeyenler, kiliclarini daima yonetmek isteyenlerin enselerinde tutmuslardir.  

Yazı kategorisi: TARIH | Yorum Yok »

HAREM

Yazan: Latif UNAL

Hz.Muhammed’in [sav] dogup buyudugu,son vahyi alip Islamiyeti teblig ettigi Mekke ve Medine, Kabe ve Mescid-I Nebevi gibi mekanlar butun dunyadaki muslumanlar tarafindan kutsal kabul edilmis ve hurmete layik gorulmustur.
Bu sebeble Osmanlilar zamaninda Balkanlar’dan veya Rumeli’den hacca gitmek uzere yola cikan muslumanlar, Istanbul’un Asya yakasina adim attiklari anda Harem bolgesine girdiklerini kabul ettikleri icin bu bolgeye “HAREM’ adini vermislerdi. 
Bu acidan bugun Istanbul’daki Harem, ismini oradan almistir.

Ali BULAC/Zaman

Yazı kategorisi: TARIH | Yorum Yok »

ŞEYH EDEBALİ

Yazan: Latif UNAL

Seyh Edeb-Ali’nin Osman Gazi’ye hiç eskimemiş ve tüm zamanlar için geçerli ogutleri: 
Oğul insanlar vardır şafak vaktinde doğar, akşam ezanında ölürler. 
Güçlüsün, kuvvetlisin, akıllısın, kelamlısın ama,
bunları nerede, nasıl kullanacağını bilemezsen bir sabah rüzgarında savrulur gidersin…
Öfken ve nefsin bir olup aklını yener, daima sabırlı, sebatlı ve iradene sahip olasın.
Dünya senin gözlerinin gördüğü gibi büyük değildir.
Bütün fethedilmemiş gizemler, bilinmeyenler ve görülmeyenler, ancak senin fazilet erdemlerinle gün ışığına çıkacaktır.
Ananı, atanı say, bereket büyüklerle beraberdir. 
Bu dünyada inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere dönersin.
Açık sözlü ol, her sözü üstüne alma.
Gördün söyleme, bildin bilme.
Sevildiğin yere sık gidip gelme, kalkar muhabbetin itibar olmaz.
Üç kişiye acı:
1-Cahiller arasındaki alime,
2-Zenginken fakir düşene,
3-Hatırlı iken itibarını kaybedene.
   Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir.
   Haklı olduğunda mücadeleden korkma.
   Bilesin ki atın iyisine DORU,
Yiğidin iyisine DELİ derler. 

Yazı kategorisi: TARIH | Yorum Yok »

ŞUBAT NEDEN 28 GÜNDÜR?

Yazan: Latif UNAL

 

Elimizde takvim var. Takvim olmasaydı ne yapardık hiç düşündünüz mü?
Doğum günümüzün hangisi olduğunu nasıl anlayacaktık?
Takvim, yani zamanı hesaplama yöntemleri, dinlerin ortaya çıkışıyla güç kazandı.
Hıristiyanlar, İsa’dan önce ve İsa’dan sonra diyerek zamanı dilimlediler.
Roma İmparatorluğu döneminde, Julius Sezar, “Jülyen” takviminde yaptığı bir değişikle, İsa’nın doğduğu yılın takvimin başlangıcı kabul edilmesini sağladı.
Bunun adı da “Milat” oldu.
İslamda ise, takvimin başlangıcı “Hicret” olarak alındı ve Hicret’ten öncesi, Hicret’ten sonra denilerek, takvim belirlenmiş oldu.
Aslında Miladi takvim diye bildiğimiz takvim, Roma İmparatoru Julius Sezar’ın bize miras bıraktığı bir takvimdir. Milat’dan önce düzenlenen bir takvimdir.
Julian Takvim diye adlandırılan bu takvim, 1582 yılında Papa Gregory tarafından yeniden düzenlenmiş ve Gregoryan Takvimi adını almıştır. Halen bizde de bu takvim kullanılmaktadır.
Bu kadar “tarihi” ve “takvimi” bilgi verdikten sonra, gelelim Şubat ayının nasıl 28 günlük “güdük Şubat” olduğuna.
İ.Ö. 48 yılında, Mısır’ı fetheden Julius Sezar, burada İskenderiye’li ünlü astrolog Sosigenes ile tanışır.
Onun becerlerine hayran olur ve kendisinden, mevcut takvimin düzeltilmesini ister.
Sosigenes’in önerilerini, İ.Ö. 46 yılında, Roma’nın “tek hâkimi” seçildiğinde uygulamaya koyar.
Sosigenes’in önerisi şudur:
1 yıl 365 gün 6 saattır.
Her yıl 365 gün çekecek.
Her yıldan artan “6 saat”, 4 yılda bir takvime eklenecek ve o yıl 366 gün olacak.
366 gün 12 eşit parçaya bölünemediği için, 6 ay 30 gün, diğer 6 ay 31 gün olacak.
Buraya kadar herşey yolunda ama 365 gün çeken yıllarda aylara göre dağılım nasıl olacak?
Bunu da Yüce Sezar hemen çözer:
365 gün çeken yıllarda en son aydan 1 gün düşülsün.
O zamanlar yılbaşı Mart ayı.
Yılın son ayı da Şubat.
Böylece Şubat ayı 4 yılda bir 30 gün, diğer yıllarda 29 gün olur.
Sezar, bununla da yetinmez, aylardan birine kendi adını verir.
“Bu ayın adı Julius yani July (Temmuz) olsun” der.
Sonradan Roma İmparatoru olan Agustos, kurmaylarına, “Sezar’ın adı var benim adım neden yok?” diye sorar. Ve emreder, “Sezar’dan sonraki aya benim adım verilsin” der.
Böylece Temmuz’dan sonra gelen ay Augustus, yani August olur.
Olur ama Julius Sezar’ın ayı 31 gün çekerken, Augustus’un ayı 30 gün olur mu?
Hemen emreder, “Yılın son ayından bir gün daha alın ve benim ayıma ekleyip 31 gün yapın.
Zavallı Şubat ayından bir gün daha alınıp, Ağustos’a eklenir.
O gün bu gündür, Şubat ayı 4 yılda bir 29 gün, diğer yıllarda 28 gün çeker.
Sezar’ın ayı Temmuz ile Agustus’un ayı Ağustos, peşpeşe 31 gün çeker olur.
Bir de her Roma İmparatoru’nun kendi adını bir aya verdiğini ve her ayı 31 gün yapmak için Şubat’tan bir gün aldığını düşünün.
O zaman, Şubat dışındaki bütün aylar 31 gün, Şubat 24 gun cekecekti.

Can Aksın/DB Tercüman/27 Kasim 2004

Yazı kategorisi: TARIH | Yorum Yok »

PİRUS ZAFERİ

Yazan: Latif UNAL

Pirus Zaferi, askeri ve siyasi literatürde sıkça kullanılan bir kavramdır.
Ağır kayıplar verilerek kazanılan, aslında kazananın da kaybetmeye mahkum olduğu galibiyetleri anlatmak için bu kavram kullanılıyor.

Makedon İmparatoru Büyük İskender’in uzaktan akrabası Yunan Epir Kralı Pirus, MÖ 280′li yıllarda İtalya’ya fethe gider.
Pirus’un 20 fil desteğindeki ordusu çok kanlı savaşlara tutuşur.
Romalılar, topraklarını büyük bir özveriyle savunur.
Ne pahasına olursa olsun zafer kazanmak isteyen Pirus, geri çekilmez.
Çok kanlı geçen, iki tarafın da büyük kayıplar verdiği savaşlardan Pirus galip çıkar.

Bazı kaynaklara göre Pirus, önemsiz zaferler için ordusunun neredeyse tamamını heba etmiştir.

İddiaya göre Pirus, ‘Tanrım bana bir daha böyle zafer verme’ demiştir.
O zamandan bu yana sahte zaferleri, yenenin de aslında yenilmeye mahkum olduğu galibiyetleri anlatmak için Pirus Zaferi kavramı kullanılıyor.

Yazı kategorisi: TARIH | Yorum Yok »